4 kitap 1 hayalkırıklığı

“doğrusu fyodor dostoyevsky, zapiski iz podpolya’nın 45. sayfa 3. dizesinde söylenebilecek her şeyi söylemiş dostum ah ah ah ah” diye gevrek gevrek gülerek, okunan kitaplardan rakamsal alıntılar verilen entel ortamlarda yer edinmeye hep özenmişimdir. maalesef her zaman ermeni gelinin kuyuda yaşayan hayaletinden daha fazla hikayenin bilinmediği, konuşulan tek dizenin kış hazırlığı için kurutulan bamya dizeleri olduğu ortamlarda bulundum, hala da oralardayım. çok şükür ki internet sayesinde kendimi entel gösterip komplekslerimi hafifletebiliyorum.
Hafiflemeye başlayalım
Son bir kaç yıldır okumak istediğim kitapların başında şu dört kitap geliyordu.
Çavdar tarlasında çocuklar
Suç ve Ceza
Yüzyıllık Yalnızlık
Tutunamayanlar
Bunlardan tutunamayanlar hariç - ki olric meselesi yüzünden okuma isteğim baya azaldı, ama tamamen bitmedi- hepsini okudum. Bu kitaplar hakkında okuduğum eleştirilerin ana fikri hepsinin türünün en iyisi olduğuydu. Her biri yazıldığı ülkenin başyapıtıydı. ( bazısı türk eleştirmenlerin düşüncesi, yoksa dostoyevsky’nin rusya’da türkiye’de olduğu kadar yüceltilmediği bilinen bir gerçek )Onları okuyanlar başka kitaplara kolayca adapte olamıyor, illaki birinden birini hayatının kitabı seçiyordu.
Çavdar tarlasında çocuklar; onlarca filme ve şarkıya esin kaynağı olmuş, hemen her siteye en az bir adet “holden caulfield” niki taşıyan üye armağan etmişti. Hatta Che öldüğünde çantasından Nutuk değil çavdar tarlasının çıktığı söyleniyordu. Okuyunca anladım ki söylenenler abartısız gerçek. Kitap olağanüstü güzel. Kaç yüz sayfa boyunca sadece bir günü anlatan J. Salinger’in dehası karşısında titreyip kendime gelemedim. Kitap sayesinde salinger ustanın; kendinden hiç bahsettirmeyen, fotograflarını yayınlatmayan, kitap kapağında kitabın adından başka hiç bir şeye izin vermeyen, basından nefret eden anarşist tarzını da öğrendim, taptım.
Suç ve Ceza ya gelince burada bir dakika saygı duruşunda bulunuyoruz (………….) Herkesin kendine bir hayatımın kitabı seçmesi güzel örf ve adetlerimizdendir. Benimki işte ancak 3 yıl önce okuyabildiğim bu kitap. Suç ve ceza’yı okuduktan sonra asla aynı insan olamadım. Raskolnikov karakteri bir kaç ay içimde yaşayıp, herhangi bir cinayete karışmadan gitti, buna şükrediyorum. Kitabın etkisini o kadar yaşıyordum ki bu lanetten kurtulmak için ders kitaplarında ki okuma parçalarından, posta gazetesinin amatör şairler köşesine kadar sarıldım. Kara sevda gibiydi, yeni gelen hiç bir aşk onu unutturamadı. Hala içimde bir tümör olarak yatıp durmakta.
Sıra geldi yalnızlığa. Kitap çok pahalıydı ve benim bir kitaba 28 lira bayılacak kadar param pek olmadı. Olduğunda da başka önceliklerim baskın geliyordu. İstanbul eski kitap festivali başladığında bir arkadaşımı bana bu kitabı bulması için görevlendirmiştim, ama orada bile 2.el olarak değil gıpgıcır olarak satıldığını öğrendik. Üzüyordunuz beni.
İşe girdiğimde ilk maaşımı alınca ne yapacağım konusunda aklımda iki şey vardı; birincisi götüme bir düzine don almak, ikincisi yüzyıllık yalnızlık kitabıma kavuşmak. Ve kitabı 15 gün önce aldım. Hiç abartmıyorum kitabın poşetini açmadan kitaba sarılıp dakikalarca yattım. Ağlamadım, o kadar değil. Poşeti yırtıp evdeki herkese taze kitap kokusu dağıttım. Kimse benim heyecanımı paylaşmadı, sadece annem terliği göstererek katkıda bulundu. İlk geceden 200 sayfasını okuduğumda tek düşündüğüm “kitabın olağanüstülüğü hangi sayfada başlayacak?” tı. O kadar büyük beklentiler biriktirmiştim ki kitap bunu hissedip on saniye içinde kendi kendini imha etti.
İlk sayfalarda bir masalsılık vardı kabul ediyorum. Gözümde tropikal bitkilerle dolu uçsuz bucaksız ormanlarda yaşayan, apokalipto filmindeki lere benzeyen güney amerikalı yerliler canlandı. Marquez usta sağlam bir hayalciydi, bu açıdan kendime yakın hissettim. Mübağala etmeyi, gerçeküstücülüğü ve benzetme sanatını çok iyi kullanıyordu. Bu yönünü biraz Dede korkut’a benzettim. Ama kitabın başlarında hissettiğim bu masalsı etki savaşın kitabın ortasını istila etmesi ile sona erdi. Savaşın o yorucu aşamaları, siyasi jargonu, sürekli öldürülen, öldüren insanlar, bitmek bilmeyen aureliano’lar -ki kitabın esprisi bu isimde saklı- tahammülümü zorladı. Fantastik öğeler ve o tapılası kadınlar olmasa kitabın erkeklere savaş dersleri vermek için yazıldığını düşünebilirdim. Hatta iyice küçümseyip “kara şahin düştü” nün kitap versiyonu bile diyebilirim. Hayır saçmalamayım!
Bütün iyi niyetimi ve öz eleştirimi kullanıp kendimi suçluyor, bir gecede 200 sayfa okuma gafletine düşüp kitabı layık olduğu biçimde sindiremediğime veriyorum. Yoksa nobel ödülü almış bir kitabın kötü olmasının imkanı yok. Oşttt haddimi bileyim.
Yakın bir zamanda yeniden başlayıp, bu sefer genelin fikrine yakın bir fikre kavuşmayı umuyorum.

melanous dedi ki:
şunu yorum olarak yazmıştım lakin yorum kısmına sığmadı. “tutunamayanlar sıkıcıdır. olric muhabbetinin %80’i yapanların sallamasyonudur. yine de önemi olan bir kitaptır, baş ucu kitabıdır hitap ettiği kesim için. kitaba karşı önyargın varsa oğuz atay’ın öykülerini oku öykü kitabının ismi “korkuyu beklerken” yok para harcayamam diyorsan wordpress blogumda o kitaptaki öykülerin pek çoğunu paylaştım*. dostoyevski’ye can feda. yüzyıllk yalnızlık’ta masalsılığın sonlara doğru kaybolması/azalması ise pek güzeldir. sanayileşmenin götürüsü, boktanlaştırdığı güzellikler vesaire. kitabı beğenmeyişinin sebebi fazla beklentiye sahip olmandır bana kalırsa

